Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 5/5 - 1 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Tanıtım BEYİN DALGALARIYLA OYNAYANLAR
#1

Yrd. Doç. Dr. Bilal Semih Bozdemir 'in yeni kitabından


Milyonlarca yıldır, her ne kadar İlk İnsan Âdem ile Havva arasında yüzlerce yıllık bir dünyaya gelme farkı ispat edildi ise de trilyonlarca insan geldi geçti bu dünya topraklarından. Her bir insan doğduğu gün itibariyle iyi bir yaşam için hazırlandı, ailesi ya da kendisini büyütmek ile görevli ya da bu görevi almış insanlarca. Kimi dine, kimi topluma ya da kimi cemaatler veya organizasyonlara göre bu küçük insan yavruları, akıl denilen iradeleri ile hareket edebileceklerinin düşünüldüğü kavramın olgunlaşmaya başladığı evrelerde veya devrelerde artık farklı olmak yarışına girdiler.
Farkı olmanın en akılcı, mantıklı ve gerçekçi yolu güç sahibi olmaktı. Diğer tüm canlılar da aslında aynı yolla farklı olmak ya da hayatta kalmak veya mümkün olan en iyi ve uzun yaşamı sürdürmek çabasında idiler. Bu aslında, sadece o diğer canlılar ve malum insan yavrularının ortak özelliği değildi. Bu, insan görme kapasitesi ya da kabiliyetinin olanak vermediği, belki beynin tümünün kullanılamaması sebebiyle, belki de o ilahi mekanizmanın işlemesinin bir parçası olarak idrak edilemeyen, kimisine göre dünya dışı, kimisine göre ise adedi net olmayan diğer âlemlerin sakinlerine de ait bir özellikti. İnsan yavruları zengin olmak hayalinde iken, dünya dışı en tanınmış olan ve en çok kabul gören bir yaşam türü de kendi kavramlarındaki enerjinin gücü ile Kutsal Kitaplarda da bahsedildiği üzere kendi boyut ve evrenlerinde farklı olmaya gayrete devam ettiler.
İşte o insan yavruları, büyüdükçe, daha ilgi çekici, daha üstün, daha gözde olmaya çalışarak daha da büyüdüler. Kimisinin zaman aleyhine işlerken kimisi bir nebze başarılı oldu. Dünyanın ya da dünyalarının, çevrelerinin, toplumlarının, kültürlerinin olmazsa olmazlarıyla izin verdiği kadarıyla o kimisi devam etti çekiciliğine, o diğerleri ise devam edemedi. Devam edenler devamı devamlı kılmak için arayışta oldular hep. Devam edemeyenler ise daha da kızgınlaştı, doldu ve taştı.
Her ne kadar unuttukları ya da hatırlamak istemedikleri veya bildikleri ama hep unutmak istedikleri bir süre için bile olsun, dünyanın da ya da dünyalarının da aslında değişik bir anlamda yaşayan bir canlı olduğu idi. İşte o dünya denilen cansız canlı kavramı, sindirdi onları, kabul etmedi bu aşırılığa üzerinde yaşanırken. Kimisi buna kader dedi, kimisi tesadüf, kimisi tevafuk, kimisi ise ilahi adalet. Gerçi hepsi de ilahi adalet kavramına çıkıyordu bütün dinlerde, kültürlerde ve coğrafyalarda. O ilahi adalet kavramı gizliyi düşünmeye, araştırmaya ve uygulamaya gizlice, gizliliğini sürdürmeleri telkini ile yöneltti biraz büyümüş insan yavrularını.
Başarmış ama sürdürmeye çalışan, başaramamış ve her gün bir arayış içinde olan, başardıkları ile başaramadıklarını sürekli tartan ve yine arayan değişik kategorideki o yeryüzünde oksijen tüketerek o dünyayı kirleten ve o dünya tarafından elimine olmuş trilyon insan yavrusu ve insanlar işte hep aradılar, başkasına göre doğruyu, kendilerine göre sırrı, ilahi adaletlerine göre ise imtiyazı. Kimisi buna din dedi, kimisi düz, kimisi yuvarlak. Ama hepsi de bir sonraki nesle aktardı tamamlayamadıkları gizlerini, aradıklarını ya da bulduklarını.
Son safhasına varmışken Süleyman zamanında gizlerin uç noktası, bu bile çözüm olmadı dünyanın düzenİNe teşvikine insanları. Düzeni değişik şekilde aradı büyümüş ama permütasyonları kadar da kollara, dinlere, görüşlere ve örgütlenmelere bölünmüş, milyonlarca yavrulamış insan yavruları; sözde aradıkları çözümün aslında gizlere haiz ve hâkim olmak olmadığını anlasalar bile. Yine aradılar, kaybettiklerini, başkalarının kazandıklarını, kaybetmediklerini ve hatta kaybedeceklerini. Aradılar bile bile. Aramak çünkü yüzde beşine hakim oldukları anlama yeteneklerinin kalan yüzde doksan beşini uyuşturmaktı, teselli bulmaktı aramakla, kullanmamayı yeğlemekti ellerindeki yüzde beşi.
Neredeydi o trilyonların aradıkları, neredeydi buldukları, neredeydi bulamadıkları ve ömürlerinin yetmediği. İki seçenek vardı. Ya boşa aramışlardı bulamayacaklarını, ya yeni baştan aranıyordu zaten bulunmuş olanlar. Ama trilyonlarca insan boşa vermiş olamazdı o kadar emeği, ömrü ve canı. Eksik neydi, ne bulunmuştu, ne kaybedilmişti? Zaman dardı kısa ömürde, bulunan üzerinden devam etmek istemedi sıkışan o an. Geçmiş uzundu hep, gelecek ise kısa idi, kim söyledi, ima etti ya da taahhüt etti ise büyüyen insanoğluna.
Olanı mı arıyordu Taif, bir güvercinin getireceği, Bağdat’a gitmiş Amerikan ordusunun petrol değil asıl sebebini uçan herhangi bir kuş olduğu için biyolojik, kimyasal, psikolojik ya da beyinsel bir etki veya hasar görmeden anlayıp haber getirsin diye beklediği gibi. Yoksa olmayanı mı arıyordu “yeni bir din mi çıkaracaksın” diyeceklerden korkmadan, İnancı katmadan yol çizenlerin heykel sayısı artarken “afyondur” diyenlerin heykeli koyanlar tarafından geri yıkılmış olan dünyada. Yeri yüzyıllarca önceden belli yerlerdeki heykeller… Diyarbakır’daki katliamın yanındaki tuhaf işaretlerin tesadüflüğü gibi miydi. Yoksa o tesadüfler, şahsi gücü sadece o gücü elde etmek için risk ise mi önemliydi.
Ne Mehdi, ne de senaryoları, ne İlluminati, ne de olmayan kahramanları ve az bilinen genişliği, ne yeni dünya düzeni, ne de kendini onaran dünya, Taif sadece bir insan yavrusu idi, büyüdü, o kendinden beklenen akıl ile farklı olma yarışına sürüklendi. Artık yarış içinde idi o da. Sınavlarla, koltuk riskleriyle, sabah olmasının endişeleri, akşam olmasının rahatlığıyla ve uykusunda maruz kaldığı o gizlerdeki hırsızlıklarla. Ya idare edecekti emekliliğine dek, biber gazı solumadan, sonra mantıken azaldığı için ömrü, ölümü bekleyerek; ya arayacaktı gücü yettiği kadarıyla sır ya da sırları. Ama işte; güç lazımdı ya. Ne vardı elinde, gözden geçirmeliydi başlamadan önce, geçen çok uzun gölgelerine rağmen günahlarının.
Ara
Cevapla


Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi